Sayı 33, Ağustos 2021

DAPA-CKD Çalışmasının Ön Planlı Analizi, IgA Nefropatisi Olan Hastalarda Ciddi Olumsuz Böbrek Olaylarına Dapagliflozinin Etkileri

IgA nefropatisi, en sık görülen primer glomerüler hastalıktır. Son yıllarda patogenezini anlamamızı sağlayan gelişmeler olmakla birlikte, tedavide pek fazla değişim olmadı. Ortalama 6,1 yıllık bir sürede hastaların %30’u böbrek yetmezliğine erişmekte ve bunda en önemli risk faktörleri; başlangıç eGFR düşüklüğü, persistan proteinüri ve hipertansiyon olarak sıralanmaktadır. Hastalık için spesifik bir tedavi yöntemi henüz mevcut değildir, özellikle ılımlı proteinürisi (1 gr/gün’den fazla) olan hastalarda renin-anjiyotensin-aldosteron sistem blokerleri önerilmektedir. Balık yağı da gücü düşük klinik çalışmalar ve yan etki profilinin iyi olması nedeniyle önerilebilmektedir. İmmünsupresif tedaviler ise genellikle destek tedaviye yanıt vermeyen hastalarda kullanılmakta, tam bir fikir birliği olmamakla birlikte kortikosteroid tedaviler, azatiyoprin, mikofenolat mofetil, siklofosfamid ya da rituksimab kullanılabilmektedir. 

Bir sodyum-glikoz kotransporter-2 (SGLT-2) inhibitörü olan dapagliflozin, proksimal kıvrımlı tübülde glukoz reabsorbsiyonunu azaltarak, üriner glukoz ekskresyonunu arttırmaktadır. Aslında glisemik kontrol üzerine etkileri nedeniyle, tip 2 diyabette kullanılmak üzere geliştirilmekle birlikte geniş kardiyovasküler sonuç çalışmalarında eGFR azalmasında iyileşme ve azalmış albüminüri etkileri gözlenmiştir. Yine klinik çalışmalarda SGLT-2 inhibitörü tedavisi başlandığında özellikle iyi glisemik kontrol sağlanan hastalarda erken ve geri dönüşlü bir eGFR azalması gözlenmekte olup bu durum intraglomerüler basıncın azalmasına bağlanmış dolayısıyla uzun vadeli böbrek koruyucu etkisi olduğu düşünülmüştür. Aynı etki diyabet dışındaki proteinürik diğer hastalıklarda da görülmüştür.

DAPA-CKD çalışması proteinürik kronik böbrek hastalığı (KBH) olan hasta grubunda, ciddi böbrek ve kardiyovasküler olumsuz olaylarda, dapagliflozinin plaseboya üstün olup olmadığını göstermek için planlanmıştır. Çalışmada, tip 2 diyabetin varlığından ve KBH etiyolojisinden bağımsız olarak, dapagliflozinin tüm nedenlere bağlı ölümler de dahil olmak üzere birincil bileşik ve ikincil sonuçlarda plaseboya göre risk azalması sağladığı gösterilmiştir. Bu çalışmada ise Wheeler ve ark. IgA nefropatili hastalarda, dapagliflozinin KBH progresyonuna, diğer ciddi olumsuz böbrek ve kardiviyovasküler olaylara etkilerini araştırmıştır.

 

Bu çalışma:

 

-Çok merkezli, çift kör, plasebo ve randomize kontrollü,

-21 ülkeden 386 merkezin katıldığı

-1:1 randomizasyon

-Dapagliflozin 10 mg ya da plasebo; değerlendirmeler randomizasyonda, randomizasyon sonrası 2. hafta, 2. ay, 4. ay, 8. ay ve sonrasında 4 aylık aralıklar ile yapılmış.

-Ciddi yan etki tanımı: Ciddi hipoglisemi ve olası diyabetik ketoasidoz

 

Birincil Sonlanım: Bileşik sonlanım: eGFR’de süreğen %50 den fazla azalma, son dönem böbrek hastalığı (SDBH) (28 günden fazla süren hemodiyaliz tedavisi, böbrek nakli ya da eGFR<15ml/dk) veya böbrek ya da kardiyak kaynaklı ölüm.

 

İkincil Sonlanımlar: Kardiyovasküler ölüm dışı birincil sonlanımlar, kardiyovasküler ölüm ya da kalp yetmezliği nedenli hastane yatışından oluşan bileşik sonlanım ve tüm nedenlere bağlı ölüm. 

 

Çalışma Bağımsız Veri Takip Komitesi’nin tavsiyesiyle net etkinliğin gösterilmesi nedeniyle erken sonlandırılmış.

Sonuçlara baktığımızda;

  • Çalışmaya 270 hasta dahil edilmiş, %94’ü biyopsi kanıtlı,
  • Dapagliflozin grubuna 137, plasebo grubuna 133 hasta randomize edilmiş,
  • Temel karakteristikler arasında anlamlı fark yok (Tablo 1),
  • Ortalama yaş 51,2, %67,4’ü erkek, %58,9’u Asyalı, %14,1’inde tip 2 diyabet mevcut,
  • Ortalama eGFR: 43,8 ml/dk, medyan uACR: 900 mg/g, ortalama sistolik kan basıncı: 127 mmHg, ortalama diyastolik kan basıncı: 79 mmHg,
  • Ortalama takip süresi: 2,1 yıl,
  • Birincil bileşik sonlanım, dapagliflozin grubunda 6 (%4), plasebo grubunda 20 (%15) kişide gözlenmiş (HR, 0,29 (%95 CI, 0,12-0,73); p=0.005), mutlak risk farkı: %10,7,
  • İkincil böbrek spesifik sonlanımlar da benzer saptanmış, dapagliflozin gurubunda 5 (%4), plasebo grubunda 16 (%12) hastada SDBH gelişmiş,
  • eGFR ve uACR’ye göre belirlenmiş alt gruplar arasından dapaglifolizinin etkisi açısından herhangi bir fark saptanmamış. Ancak eGFR 45 ml/dk olanlarda ve uACR 1000 mg/g üstünde olanlarda beklenen üzere birincil bileşik sonlanım 3,5 kat daha yüksek,
  • Biyopsi kanıtlı hastalarda dapagliflozin etkisi diğer analizlerle benzer. Birincil bileşik sonlanım için HR: 0,28, ikincil böbrek spesifik sonlanım için HR: 0.23,
  • Diyabeti olan ve olmayan hastalarda olay sayısı azlığı nedeniyle analiz yapılamamış,
  • Çalışma boyunda yıllık eGFR azalması, dapagliflozin grubunda -3,5ml/dk, plasebo grubunda ise -4,7 ml/dk (Şekil 1a),
  • İlk iki haftada eGFR azalması dapagliflozin grubunda daha fazla (-3,4 ml/dk’ya -0,5 ml/dk),
  • Dapagliflozin, uACR’yi plaseboya göre %26 daha fazla azaltmış (Şekil 1b),
  • Dapagliflozin grubundaki hastalarda sistolik ve diyastolik kan basıncı daha düşük, gruplar arasında sistolik için fark 3,5 mmHg, diystolik için fark 2,2 mmHg olarak saptanmış,
  • Gruplar arasında yan etki profili açısından fark yok, hatta dapagliflozin grubunda ciddi yan etki daha az gözlenmiş.

 

Bu sonuçlara göre;

  • IgA nefropatili hasta grubunda dapagliflozin, primer bileşik sonlanımda %71, sekonder böbrek spesifik sonlanımda da %75 risk azalması sağlıyor.
  • Çalışmaya dahil edilen hastalar en az 4 haftadır ACE-İ/ARB kullanmakta olmaları nedeniyle etkinin bu ajanlardan bağımsız olduğu düşünülebilir. Dolayısıyla bu ajanlara ek olarak ya da bu ajanların kontrendike olduğu durumlarda kullanılabilir.
  • Çalışmaya son altı ay içerisinde immünsupresif tedavi alanlar dahil edilmemiş. Aslında IgA nefropatisinin tedavisinde immünsupresif ajanların kullanımı ile ilgili de net bir fikir birliği henüz mevcut değil. Toplamda 262 hastanın dahil edildiği TESTING çalışması metilprednizolon grubunda yoğun ciddi yan etkiler nedeniyle erken sonlandırıldı. STOP-IgAN çalışmasında immünsupresif ajanların proteinüri, eGFR azalması ya da son dönem böbrek hastalığına gidiş üzerine kısa ve uzun dönemde etkisi gösterilemedi. NEFIGAN çalışmasında halihazırda ACE-İ/ARB alan hastalarda, budesonidin plaseboya göre üriner protein/kreatinin ve eGFR azalmasını iyileştirdiği gösterildi. Endotelin-1 inhibiyonu, kompleman aktivasyonunun inhibisyonu ve proteozom inhibitörleri ile ilgili çalışmalar devam etmektedir.
  • Dapagliflozin, IgA nefropatisi olan hastalarda iyi tolere edilmiş. Hiç ciddi hipoglisemi ya da diyabetik ketoasidoz gözlenmemiş. EMPA-KIDNEY çalışması daha fazla sayıda hasta sayısına sahip olması nedeniyle güvenilirlik açısından daha kapsamlı bilgi sunacağı düşünülüyor.

Çalışmanın Sınırlamaları;

  • Çalışma aslında özel olarak IgA nefropatili hastalar için tasarlanmamış,
  • Örneklem boyutu küçük,
  • Hastaların %6’sında biyopsi tanısı mevcut değil,
  • Ölüm ve kardiyovasküler olay sayısının az olması nedeniyle, bu sonlanımlarda dapaglifolizinin etkisi net değerlendirilememiş,
  • İlaç kullanımının sonlanmasının ardından veri mevcut değil, dolayısıyla gözlenen etkilerin ilaç sonlanmasının ardından devam edip etmediği bilinmiyor,
  • Normoalbüminürik ve eGFR normal olan hastalarda etki değerlendirilememiş.

 

Sonuç olarak, yazarlar IgA nefropatisi olan hastalarda, ACE-İ/ARB tedavisine dapagliflozin eklenmesinin, uygun günelik profili ile KBH progresyonunu anlamlı ölçüde azaltmaktadır şeklinde görüş bildirmişlerdir.

 

Tablo 1. Temel özellikler

 

Özellikler

Dapaglflozin (n=137)

Plasebo (n=133)

Tüm grup (n=270)

Yaş, ortalama (SD), yıl

52,2 (13,1)

50,1 (13,1)

51,2 (13,1)

Kadın, cinsiyet, n (%)

44 (31,2)

44 (33,1)

88 (32,6)

Irk, n (%)

Beyaz

Siyah

Asyalı

Diğer

 

54 (39,4)

0 (0)

82 (59,9)

1 (0,7)

 

54 (40,6)

1 (0,8)

77 (57,9)

1 (0,8)

 

108 (40,0)

1 (0,4)

159 (58,9)

2 (0,7)

Vücut ağırlığı, ortalama (SD), kg

75,1 (15,4)

78,7 (20,2)

76,8 (18,0)

VKİ, ortalama (SD), kg/m2

26,3 (4,2)

27,6 (6,1)

27 (5,3)

Sigara, n (%)

13 (9,5)

20 (15,0)

33 (12,2)

Kan basıncı, ortalama (SD), mmHg

Sistolik

Diyastolik

 

 

127,7 (16,2)

78,7 (11,8)

 

 

127,0 (13,9)

79,5 (10,1)

 

 

127,4 (15,1)

79,1 (11,0)

HbA1c, ortalama (SD), %

5,7 (0,7)

5,6 (0,5)

5,6 (0,6)

Hemoglobin, ortalama (SD), g/l

133,7 (18,7)

131,3 (15,4)

132,5 (17,2)

Potasyum, ortalama (SD), mmol/l

4,6 (0,5)

4,6 (0,5)

4,6 (0,5)

eGFR, ortalama (SD), ml/dk

44,3 (12,4)

43,2 (12,0)

43,8 (12,2)

uACR, meydan, mg/g

889,5

902,5

900

Tip 2 DM, n (%)

24 (17,5)

14 (10,5)

38 (14,1)

Kalp Yetmezliği, n (%)

4 (2,9)

2 (1,5)

6 (2,2)

Tedavi, n (%)

ACE-İ

ARB

Diüretik

Statin

 

44 (32,1)

89 (65,0)

29 (21,2)

68 (49,6)

 

41 (30,8)

96 (72.2)

36 (27,1)

67 (50,4)

 

85 (31,5)

185 (68,5)

65 (24,1)

135 (50,0)

 

Şekil 1. Zamanla eGFR (a) ve uACR (b) değişmi

Hazırlayan: Uzm.Dr. Nuri Barış HASBAL, 21.07.2021

(Wheeler DC, Toto RD, Stefánsson BV, Jongs N, Chertow GM, Greene T, Hou FF, McMurray JJV, Pecoits-Filho R, Correa-Rotter R, Rossing P, Sjöström CD, Umanath K, Langkilde AM, Heerspink HJL; DAPA-CKD Trial Committees and Investigators. A pre-specified analysis of the DAPA-CKD trial demonstrates the effects of dapagliflozin on major adverse kidney events in patients with IgA nephropathy. Kidney Int. 2021 Jul;100(1):215-224)


Genel Popülasyonda KBH’ nın Ailesel Kümelenmesi ve Böbrek Biyobelirteçlerinin Kalıtsal Geçişi: Lifelines Kohort Çalışması

         Genetik böbrek hastalıkları erken evre kronik böbrek hastalıklarının (KBH) önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Nedeni bilinmeyen KBH’ nın önemli bir kısmının da genetik geçişli hastalıklarla ilişkili olduğu tahmin edilmektedir. Ancak bu genetik altyapı problemlerinin ne kadarının klinik anlamlılık oluşturduğu ya da ne kadarının çevresel faktörlerle ilişkili olduğu bilinmemektedir. Son yıllarda sıkça kullanılmaya başlanan yeni nesil gen sekanslama teknikleri sayesinde nadir olan tek gen defekt hastalıklarının yanında poligenik risk allel hastalıklarının var olduğu ve hatta daha yaygın olduğu tespit edilmiştir. American Journal of Kidney Diseases (AJKD) dergisi haziran sayısında yayımlanan çalışma tam da bu açılardan önem kazanmaktadır. Yazarlar bu çalışmada genetik ve ortak çevresel faktörlerin erken tespitinin KBH yönetimindeki yerini araştırmayı hedeflemiştir.

       Bu çalışmanın diğer KBH ve ailesel kümelenme çalışmalarına göre birkaç artısı mevcut. Birincisi, diğer çalışmalarda hasta kayıt sistemleri kullanılmışken burada takip parametreleri kullanılmış. İkincisi, eski çalışmalarda hep son dönem böbrek hastalığı (SDBH) sonlanım noktası olarak değerlendirilmişken burada erken evre KBH ve risk faktörleri sonlanım olarak değerlendirilmiş. Üçüncü ama belki de en önemli özellik, yazarlar KBH gidişatında ve böbrek fonksiyonlarını değerlendiren biyobelirteçlerde kalıtsal geçişi tespit etmeye çalışmışlar.

       Çalışma Lifelines Kohort Çalışma hastaları ile planlanmış çok kesitli bir Hollanda kohort çalışması. Toplam 155911 hastaya ulaşılmış ve çalışmaya dahil edilmiş. Böbrek sağkalımı serum kreatinin (kr), tahmini glomerüler filtrasyon hızı (tGFH), 24saatlik idrar albümin (UAE) ve spot idrar albümin/kreatinin (UACR) atılımı ile ölçülmüş. Böbrek ilişkili biyobelirteç olarak serum üre, ürik asit ve serum elektrolitleri (kalsiyum, potasyum ve sodyum) değerlendirilmiş. İstatistiksel olarak tüm popülasyon için ortalama GFH ve KBH prevalansı hesaplanmış. KBH rekürrens risk oranı (RRO) ise genel popülasyon ve etkilenmiş bireylerin birinci derece akrabaları arasında hesaplanmış. Ayrıca etkilenmiş bireylerin eşlerinde de paylaşılmış çevrenin etkileri RRO ile tespit edilmeye çalışılmış. Kalıtsallığın tahmininde varyans modelleme (olasılık oran testleri) yöntemleri kullanılarak hem genetik etki hem de ortak yaşam alanlarının çevresel etkisi analiz edilmiş. Yaş, cinsiyet, KBH risk faktörleri gibi değişkenler için varyansa etki yüzdesi (PVC) hesaplanmış.

Sonuçlarda;

  • Çalışma popülasyonunun yaş ortalaması 43,1 ± 14,7 ve % 58,1’i kadınlardan oluşuyor.
  • Erkeklerde daha kötü böbrek profil indeksi var.
  • Ailesinde KBH hikayesi olanlarda daha kötü böbrek profil indeksi var.
  • KBH prevalansı %1,19 (1862 kişi), 60 yaş üstünde prevalans artıyor, birinci derece akrabasında KBH olanlarda bu artış daha belirgin.
  • 2219 kişinin en az bir birinci derece akrabasında KBH var.
  • Birinci derece akrabada KBHkr olması RRO’nun 3,04 kat artmasına sebep oluyor.
  • Ailesel geçişin cinsiyet ya da ailesel bağ ile ilişkisi net değil ancak ilginç olan etkilenmiş bireylerin eşlerinde RRO genel popülasyona göre 1,56 kat artmış (Şekil-1). Bu eşler arasında akrabalık olmadığı belirtilmiş.
  • Alt grup analizlerde (yaklaşık 60bin kişi) KBHkr+UEA prevalansı KBHkr’den daha yüksek ve bu fark etkilenmiş birinci derece akrabası olanlarda daha belirgin.
  • KBH tanımlayıcı parametrelerde kalıtsallık tahminlerinde GFH %44, UEA %20, UACR %19 bulunmuş. Biobelirteçlerde serum üre %31, serum kr %37, ürik asit %48, serum potasyum %28, kalsiyum %27, sodyum %22 (yüzdeler değişime katkı yüzdesi, PVC) olarak bulunmuş. Yaş ve cinsiyet eşitli Model 1’de ve yaş, cinsiyet, sigara içme, diyabet, hipertansiyon, koroner arter hastalığı varlığı eşitlenmiş Model 2 ‘de sonuçlar benzer bulunmuş.

Sonuç olarak;

       Hiçbir risk faktörünüz olmasa da birinci derece akrabalarınızda KBH varsa erken evrede bile KBH riskiniz 3 kat artıyor. Partneriniz KBH ise riskiniz 1,5 kat artıyor. Bu da çevresel faktörlerin etkisini ya da paylaşılan ortamın etkilerini gösteriyor. Tahmini GFH, kalıtsallığın öngörülmesinde kullanılabilecek en uygun parametre ancak yaşlı toplumda tahmini hesaplamaların güvenirliliği düşüyor, akılda tutulmalı. Ayrıca tahmini GFH hesaplama yöntemlerine aile hikayesini de eklemek gerektiği çıkarılabilecek en önemli sonuç. Bu çalışma geniş çaplı toplum bazlı bir çalışma olması nedeniyle oldukça değerli, nitekim kümeleme çalışmalarının çoğu, ikizlerde ya da kısıtlı hasta sayısı ile yapılmış durumda. Ancak en önemli kısıtlılığı, prevelans hesaplanan hastalarda birinci derece akrabalarında hastalık olanların ne kadarında Mendelian geçişli hastalık vardı belirtilmemiş. Diğer kısıtlılığı ise kalıtsallık tahmin analizlerine çocuk hastalar dahil edilmemiş. Çocuk grupta tahmin  parametrelerinin analizleri çok yol gösterici olabilirdi.   

 

Şekil 1. Risk faktörleri ve KBH görülme riski artış oranları

 

Hazırlayan: Uzm.Dr.Didem TURGUT,16.07.2021

(Zhang J, Thio CHL, Gansevoort RT, Snieder H. Familial Aggregation of CKD and Heritability of Kidney Biomarkers in the General Population: The Lifelines Cohort Study. Am J Kidney Dis. 2021 Jun;77(6):869-878)


Lupus Nefriti ve ANCA ile İlişkili Vaskülit: Hassas Tıbba Yönelim

 Tarihsel olarak baktığımızda lupus nefriti (LN) ve anti-nötrofil sitoplazmik antikor (ANCA) ilişkili vaskülit  tedavisi, tek tip tedaviden oluşmaktaydı. Ancak günümüzde bu hastalıklarda tedavi daha bireyselleştirilmiş tedavilere doğru ilerlemektedir. LN için yeni histopatolojik sınıflandırma sistemi hedefe yönelik tedavilere yol açmıştır. Patofizyolojinin daha iyi anlaşılması LN' nin patogenezinde sadece T değil, B hücrelerinin de olduğuna dair kanıt sağlamıştır. Böylece bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımları için yeni fırsatlar ortaya çıkmıştır.  Son çalışmalar, kalsinörin inhibitörleri (KNİ) ve anti-CD20 antikorları rituksimab ve ofatumumab'ın LN tedavisinde yeni tedavi seçenekleri olarak etkili olduğunu gösterdi. ANCA ilişkili vaskülit (AAV)’ lerde hedefe yönelik tedavide bireyler arası heterojenlik, ANCA antikorunun tipi (miyeloperoksidaz, proteinaz 3 (PR3)), hastalık şiddeti ve tedavinin yan etki riski dikkate alınmalıdır.  Rituksimab son zamanlarda LN'de olduğu gibi AAV'de de yaygın olarak kullanılmaktadır. Uzun süreli B hücre deplesyonu, özellikle anti-PR3 ile ilişkili hastalıkta uzun bir klinik yanıt elde etmek için önemlidir. Bu gelişmelere rağmen, moleküler ve genetik belirteçler nadiren teşhis ve tedavi algoritmalarına dahil edilebil mektedir. Hassas yani kişiselleştirilmiş tıp, umut veren bir tedavi olmaya devam ediyor. Kişiselleştirilmiş tıp; hastalık tedavisi ve önlenmesi için genlerdeki, çevredeki ve bireysel değişkenliği,yaşam tarzının hesaba katılması ile ortaya çıkan bir tedavi yaklaşımıdır. Temel ilke, aynı tedavinin tüm hastalarda etkili olmayabilmesidir. Özellikle yan etkiler göz önüne alındığında, hastaların daha iyi karakterize edilmesi ile tedavi edilmesi gereken hasta sayısını azaltabilmesidir.

LN tanısında hassas tıbba doğru: LN' nin patogenezi ve belirtileri heterojendir ve bireyler arasında ve içinde değişkendir. Bu karmaşıklık muhtemelen son on yılda çoğu klinik çalışmanın başarısız olmasına katkıda bulunmuştur. Hastaların yaklaşık %10-30'u, tanıdan sonraki 15 yıl içinde son dönem böbrek hastalığına ilerlemektedir ve böbrek hasarı olmayan veya böbrek hasarı olan sistemik lupus eritematozus (SLE) hastalarında sırasıyla erken ölüm oranında >14 kat ve >60 kat artmış risk vardır. Histopatolojik tanı, tedavi seçimini belirlediğinden, sınıflandırmayı optimize etmemiz ve nefropatologlar arasındaki uzlaşıyı arttırmamız gerekmektedir. 2016 yılında, bir çalışma grubu, LN sınıflandırması için, Leiden Üniversitesi Tıp Merkezinde bir araya geldi ve birkaç değişiklik önerdi. Yine de, bu yeni sınıflandırma sisteminin, daha kişisel tedavilere yol açacak alt popülasyonları daha iyi tanımlama amacı olsa da, son çalışmalar ve terapötik müdahaleler tarafından takip edilmemiştir. Böbrek biyopsileri invaziv olduğundan ve tanısal değerlendirmenin yanı sıra bazı zorluklar ve kısıtlamalar içerdiğinden, bazı yazarlar biyobelirteçlerin LN'de kişiselleştirilmiş tedaviye yol açabilirliğini araştırmışlardır. İdrar, serum, doku ve genetik biyobelirteçlerden oluşan bir panelin, LN'nin gelişeceği hastaları tanımlayıp tanımlayamayacağı ve ayrıca hangi inflamatuar yolakların aktif olabileceği ve dolayısıyla kişiye özel tedavi uygulanabilirliği tartışılmıştır. Son zamanlarda Mejia-Vilet ve ark. idrarda çözünür CD163'ün LN aktivitesini ayırt ettiğini ve bu nedenle invaziv olmayan bir belirteç olarak kullanılabileceğini gösterdi. Brant ve ark. 291 lupus hastasından oluşan bir popülasyonda sistem biyolojisi (Betti sayısı hesaplamaları yoluyla protein-protein etkileşimi ağ analizi) ve istatistiksel termodinamik (enerji eşiği filtrelemeli Gibbs homolojisi aracılığıyla) yaklaşımlarının bir kombinasyonunu kullanarak patogenezde önemli rol oynayabileceğini göstermiştir. Yazarlar lupusun ribozomal stres ile ilişkili olduğu ve beslenme durumu ve güneş ışığına maruz kalma gibi epigenetik faktörlerin yanıtla ilişkili olabileceği sonucuna varmışlardır. Lupusta hassas tıbba yönelik başka bir yaklaşım; yakın zamanda Nagafuchi ve ark.nın bağışıklık profili oluşturma konusunu gözden geçirmesidir. Tam kanın veya hedeflenen bağışıklık hücrelerinin transkriptom analizi, hastalık aktivitesi, hastalık alt tipi veya nüksetme ile yakından ilişkili gen modüllerini gösterdi. Transkriptom değişikliğinden sorumlu olan hastalıkla ilgili küçük hücreli bir alt kümeyi tam olarak karakterize etmek için, muhtemelen toplu transkriptom analizi ile kombinasyon halinde kitle sitometrisi veya tek hücreli RNA dizilimi ile daha derin immün fenotipleme gereklidir. SLE'nin hastalık seyrini ve bunun tip I interferon gen durumu ile ilişkisini tanımlamayı amaçlayan yeni çok merkezli bir çalışma (SLE Prospektif Gözlemsel Kohort Çalışması) başlatılmıştır. Hassas tıp yönünde bir sonraki adım olarak bu yeni tekniklerin klinik olarak uygulanabilmesidir.

LN tedavisinde hassas tıbba doğru: Şiddetli proliferatif LN'de indüksiyon tedavisi için standart tedavi, 1 mg/kg/gün prednizon, ardından siklofosfamid (Ulusal Sağlık Enstitüleri veya Euro-Lupus deneme rejimi) veya mikofenolat mofetil (MMF) ile kombinasyon halinde haftalarca tedaviyi içerir.  1980'lerden beri KNİ' ler, T hücre aracılı immün yanıtları bloke ettiği ve böbrekteki podositleri stabilize ettiği ve böylece podositopati ve proteinüriye karşı koruduğu için kullanılmaktadır. Takrolimus ve MMF kombinasyonunu 24 hafta boyunca intravenöz (IV) siklofosfamid ile karşılaştıran son bir çalışma, KNİ bazlı rejimin üstünlüğünü göstermiştir. Bu çalışmanın 18 aylık bir süreye uzatılması, renal relapsta uzun vadeli sonuçlarda hiçbir fark göstermedi, ancak takrolimus kolundaki advers olaylarda anlamlı bir azalma oldu. Mevcut standart indüksiyon tedavisine bir başka alternatif, invitro olarak siklosporin A' dan daha güçlü olan ve gelişmiş farmakokinetik ve farmakodinamik özellikler gösteren, modifiye edilmiş bir siklosporin molekülü olan KNİ ailesinin yeni bir üyesi olan voklosporindir. LN' li 265 hastayı içeren büyük bir randomize kontrollü çok merkezli çalışma (AURA-LV), MMF ve kortikosteroidlerle kombinasyon halinde düşük ve yüksek doz voklosporin kullanan bir indüksiyon tedavisinin etkinliğini araştırdı. Plasebo koluyla karşılaştırıldığında (yalnızca MMF ve kortikosteroidler), voklosporin grubunda tam remisyon oranı önemli ölçüde arttı, ancak voklosporin kollarında ölümcül olayların yanı sıra, esas olarak enfeksiyonlara bağlı olarak artan advers olay oranı görüldü. Bu durum, Faz III AURORA denemesi tarafından doğrulanmadı. Ek olarak, voklosporin kolu, tarihsel olarak tedavisi zor olan iki popülasyonda Afrika kökenli Amerikalı ve Hispanik hastalarda 1 yıllık sonuçları önemli ölçüde iyileştirdi. Son yıllarda, B hücresini hedef alan terapötik rejimler (rituksimab ve son zamanlarda hümanize antikor ofatumumab) LN' de test edilmiştir.  Birkaç fare modelindeki deneysel kanıtlar, B hücrelerinin hedef alınmasından sonra, hayvanlarda böbrekte immün kompleks birikimi göstermesine rağmen nefritin gelişmediğini göstermiştir. Rituksimabın etkinliğini değerlendiren ilk büyük çalışma, Rituksimab ile Lupus Nefrit Değerlendirmesi çalışmasıydı. Çalışma, birincil klinik sonlanım noktasına dayalı olarak olumsuz sonuçlar gösterse de, bir post analiz, periferik B hücrelerinin tamamen hedef alındığı hastalarda, albümin:kreatinin oranı <0.5 µg/g kreatinin ile tanımlanan remisyonun 47 hastada elde edildiğini göstermiştir. Rituksimabın LN hastalarında, özellikle de mevcut tedavi modalitelerine dirençli hastalarda kabul edilmiş bir rolü vardır. Tam bir klinik yanıt elde etmek için uzun süreli (>71 gün) ve periferik B hücrelerinin tamamen tükenmesin hedef alınmasına ihtiyaç vardır. Diğer bir seçenek monoklonal anti-CD20 antikoru obinutuzumab, rituksimab ile karşılaştırıldığında üstün periferik ve doku B hücre tüketme kapasitesine sahip, umut verici sonuçlar gösterdi (Faz II çalışması, NOBILITY; Lei ve ark). Rituksimab verilen sadece birkaç çalışma, rituksimabın terapötik başarısı için biyobelirteçleri değerlendirmiştir. Bunlardan biri olan MRC MASTERPLANS Konsorsiyumu, LN'de bireyselleştirilmiş tedaviyi hedefler. Bu çalışmada lipokalin benzeri prostaglandin D sentaz, transferrin, alfa-1-asit glikoprotein, seruloplazmin, monosit kemoatrektan peptid-1 (MCP-1) ve çözünür vasküler hücre yapışma molekülü-1'in idrar seviyelerinin aktif LN ile korele olduğunu gösterdiler. Ayrıca üriner proteinlerin 12. ayda rituksimab tedavisine yanıtı öngörebildikleri gösterildi. Özetle, LN kesinlikle heterojen bir hastalık olduğundan, etkilenen hastalarda "kişiselleştirilmiş tedavi" önemlidir. Takrolimus gibi KNİ'ler veya yeni formülasyon voklosporini içeren çok hedefli bir indüksiyon tedavisi, MMF ile kombinasyon halinde daha yüksek remisyon oranlarına ve daha genç bireylerde veya MMF ile önceden tedavi görmemiş kadın hastalarda bir seçenek olabilen azaltılmış steroid dozuna yol açmıştır. Ancak mevcut verilere dayanarak, onkoloji alanıyla karşılaştırıldığında LN'nin tanı ve tedavisi, hassas tıp tanımını yerine getirmekten uzaktır.

AAV tanısında hassas tıbba doğru: Son sınıflandırmaya göre, renal tutulum fokal, kresentik, karışık ve sklerotik olarak dört şekilde olabilir. Glomerüler kresent oluşumu içinde fibrinoid nekroz bölgelerinde makrofaj  infiltratlarında CD163+ M2  varlığı renal relaps göstergesidir. İdrar CD163 ve MCP-1 ölçümünün kombinasyonu veya idrar CD163 ve CD25 kombinasyonu veya idrar gremlin ölçümü aktif renal AAV göstergesidir.

AAV tedavisinde hassas tıp, bireyselleştirilmiş tedavi yaklaşımları:

İndüksiyon tedavisi ve idame tedavi:  Tedavi edilmemiş granülomatozis polianjit (GPA) prognozu 5 aylık bir ortalama sağkalımla, kötüdür. Siklofosfamid ile indüksiyon tedavisi (yüksek doz kortikosteroidlerle birlikte) prognozu dramatik olarak düzeltip 1 yılda ölüm oranı %82'den %13'e düşmüştür. Yıllar içinde indüksiyon ve idame tedavi değişimlerinin son hali  Tablo 1’ de görüldüğü gibidir.

Hastalığın şiddeti: 1980'den 1990'a kadar tüm AAV hastaları oral siklofosfamid ve kortikosteroidler  ile tedavi edildi.  Bu tedavi ile aktif vaskülit ana ölüm nedeni değildi. Ancak   enfeksiyonlar, kardiyovasküler hastalıklar ve malignite mortalite nedenleriydi. Hastalığın şiddetine göre tedavi verme fikri daha sonra gündeme gelmiş olup siklofosfamid sadece jeneralize veya şiddetli renal vaskülitte verilmeye başlandı. Erken sistemik vasküliti olan hastalarda metotreksat veya MMF kullanılması önerildi. Ayrıca zamanla siklofosfamid dozları hastanın yaşına ve böbrek durumuna göre azaltılarak 1 yılı geçmeyecek şekilde verilmeye başlandı. Öte yandan, şiddetli renal vasküliti olan hastalarda ve/veya alveoler hemoraji, ANCA ve antiglomerüler bazal membran (GBM) antikorlar pozitifliği olan hastalarda, siklofosfamid ve yüksek doz kortikosteroidlere ek tedavi olarak plazma değişimi önerildi. Plazma değişiminden elde edilen son veriler PEXIVAS çalışmasında plazma değişiminin her hastada faydalı olmayıp; sadece şiddetli renal vaskülit ve/veya alveoler kanamalı hastalarda düşünülmesini doğrulamıştır. IV siklofosfamidde nüks çok olsa da buna rağmen çoğu merkez IV puls siklofosfamidi tercih etmektedir. Oral siklofosfamid yan etkilerinden dolayı infüzyona erişimi zor olan hastalarla sınırlandırılmalıdır. Hastalığın şiddeti konusunda ERA-EDTA kılavuzu son olarak, hastaların sınıflandırmasını değişim yaparak; organı tehdit eden hastalık yok (önceden lokalize veya erken sistemik vaskülit), organ veya yaşamı tehdit eden hastalık (önceden jeneralize vaskülit) ve hızlı ilerleyen böbrek yetmezliği (önceden şiddetli renal vaskülit) ve alveoler hemoraji olarak belirlemiştir.

Yeni teşhis edilen hastalık ve nükseden hastalık:  Major nükslerin, 2012 KDIGO kılavuzunda, AAV ilk tanısı ile aynı şekilde siklofosfamid ile tedavi edilmesi önerildi. Rituksimab, siklofosfamidi tolere etmeyen veya yanıt vermeyen bireylerde sadece bir alternatif olarak görülmekte idi. Daha yakın zamanlarda, rituksimabın da yeni teşhis edilen hastalarda siklofosfamid kadar etkili olduğu gösterildi. AAV’ de, rituksimabın majör (çoğunlukla pulmoner) relapsları olan hastalarda siklofosfamidden etkin olduğu görüldü. ‘Rituksimab vasküliti idame çalışmasında’ Rituksimabın tekrarlayan AAV'li hastalarda remisyonu devam ettirmede yüksek etkin olduğu gösterildi. Bu çalışmaların sonucu olarak yeni 2020 KDIGO taslağında, AAV'nin nükslerinin rituksimab ile tedavi edilmesi önerildi. Yeni tanı konulan AAV hastalarda birinci basamak tedavi olarak rituksimabın özellikle genç hastalarda çocuk doğurma potansiyeli olan kadınlar, yaşlı hastalar ve PR3-ANCA hastalarında tercih edilmesi önerildi.

Anti PR3 ve MPO hastalığı: AAV hastalarında Anti PR3 pozitifliğinde MPO pozitifliğine göre relapslar daha fazladır. PR3 pozitif hastalar daha aktif hastalığa sahip olup daha yaygın ekstrarenal tutulumları vardır. Çalışmalarda PR3-ANCA hastalarında MPO-ANCA’ ya göre rituksimab ile indüksiyon tedavisinin daha etkili olduğu gösterildi. Daha yüksek relaps riski nedeniyle, anti-PR3 hastalığında ve anti-PR3 pozitifliği devam edenlerde idame tedavi >24 ay sürmelidir. RAVE çalışmasında AAV tedavisinde rituximab tam remisyon sağlamak ve ANCA negatifliğine ulaşmak için PR3-ANCA'lı hastalarda etkindi. Daha yüksek tam remisyon oranı, tedaviden sonra bile 18 ay devam etti. Ancak MPO-ANCA'da etkin değildi. Sonuç olarak yeni teşhis edilen PR3-ANCA hastalarında rituksimab indüksiyon tedavisi olarak da tercih edilmelidir. MAINRITSAN çalışması AAV’de Rituksimab ile idame tedavinin azatioprin ile idame tedavisinden daha etkili olduğunu gösterdi. MAINRITSAN2 ve MAINRITSAN3 çalışmalarında uzun süreli rituksimab uygulamasının üstünlüğü açıkça gösterilmiştir. Yazarlar, özellikle PR3-ANCA hastalarında uzun süreli rituksimab uygulamasının yapılması gerektiği sonucuna varmıştır.  MAINRITSAN 3’de, rituksimab ile uzun süreli tedavi plasebo ile karşılaştırıldığında daha sık hipogamaglobulinemi tesbit edilmiştir. Ancak enfeksiyon oranlarını artırmadığı saptanmıştır.

Siklofosfamid ve yüksek doz kortikosteroidlerin toksisitesi nasıl önlenir? Siklofosfamidin rituksimab ile değiştirilmesi siklofosfamid ile tedavi edilen hastalarda artan ikincil malignite riskini ortadan kaldırdı. Ancak ciddi advers olaylar ve enfeksiyöz komplikasyonlar farklı değildi. Örneğin, RAVE çalışmasında enfeksiyöz komplikasyonlar aynı idi. Ancak burda muhtemelen her iki kolda da kortikosteroidlerin yüksek doz verilmesi nedenlerden biri idi.  PEXIVAS çalışmasında hastalar yüksek doz kortikosteroidlerin hızlı ve şekilde  yavaş  azaltılmasına gore randomize edildiğinde; yavaş düşürülen hastalara kıyasla hızlı düşürülen grup benzer etkinliğe sahipti. Ancak hızlı düşürülende önemli ölçüde daha düşük ciddi enfeksiyon riski tesbit edildi. Son zamanlarda, kortikosteroidlerin C5a reseptör inhibitörü avacopan ile  değiştirilmesi  52. haftada daha yüksek remisyon oranı ve önemli ölçüde tahmini glomerüler filtrasyon hızı (tGFH)’nda daha fazla artış tesbit edildi. Bu nedenle, özellikle steroid kaynaklı yan etkilere eğilimli hastalar için  avacopan  tedavi seçeneği olabilir.

Tedaviye yanıtın genetik belirleyicileri ve tedavi güvenliği: Glukokortikoid reseptör gen varyantları 5 yıl içinde daha yüksek ölüm ve son dönem böbrek hastalığı riski ile ilişkilidir.  Fc IIA reseptörünün tek nükleotid polimorfizmi (519AA) rituksimab veya siklofosfamid ile tedavi edilen AAV hastalarında remisyon daha kısa sürede oluşur. Rituksimab ile tedavi edilen AAV'li hastalarda risk veya nüks düzenleyici bölge B hücre aktive edici faktör polimorfizmi tek nükleotid ile ilişkilidir. Siklofosfamid; sitokrom P450 enzimi ile aktivasyon gerektiren bir ön ilaçtır. Siklofosfamid kaynaklı lökopeni riski AAV'li hastalarda CYP450 2C9 genotipiyle ilişkilidir.

Gelecekte AAV'nin kişiselleştirilmiş tedavisi: AAV'nin klinik sunumu ve sonuçları heterojendir. Yaşa, organ tutulumuna, ANCA tipine ve böbrek fonksiyonuna göre değişir. Başlangıçta tüm hastalar benzer ilaçlarla tedavi edildi.  Siklofosfamid ile ve yavaş yavaş azaltılan yüksek doz kortikosteroidler hayat kurtarıcı ama uzun süreli tedavide toksik olması problemdir. Kümülatif siklofosfamid dozunun azalması ve rituksimabla değiştirilmesinin tedavinin indüksiyon aşamasında kortikosteroidlerin doz azaltımı veya avacopan ile değiştirilmesi benzer şekilde etkili ancak çok daha iyi tolere edilir tedavilerdir. Bu yeni tedavi özellikle gonadotoksisiteyi önlemek ve doğurganlığı korumak için gençlerde, yaşlı hastalarda, nükseden hastalarda ve PR3-ANCA pozitifliğinde tercih edilmelidir

 

Tablo 1. AAV Tedavisinde farklı tedavi yaklaşımları

Spesifik Hasta Grupları

Öneriler

İndüksiyon Tedavisi

Siklofosfamid veya rituksimab ile yüksek doz kortikosteroid (kademeli azaltılan)

İdame tedavi

Rituksimab veya azatioprin ile düşük doz kortikosteroid

Organ ve hayatı tehdit eden hastalık

Siklofosfamid veya rituksimab ile yüksek doz kortikosteroid (kademeli azaltılan)

Siklofosfamid ciddi glomerülonefritte tercih edilmeli, tanıda serum kreatinin >350µmol

Plazma değişimi; diyaliz ihtiyacı olan veya hızlı kreatinin artışı ve diffüz alveoler hemoraji ile hipoksemisi olanda düşünülmelidir.

AAV ve anti GBM birlikteliği

Plazma değişimi; indüksiyon tedavisine eklenmelidir.

Organ tehdit eden hastalık olmaması

Metotreksat ve mikofenolat kortikosteroid ile beraber

Yeni tanı hastalık

Siklofosfamid ve rituksimab benzer etkilidir.

Nüks

Rituksimab indüksiyon tedavisi ve idame tedavide tercih edilmeli

Anti PR3 hastalığı

Rituksimab indüksiyon tedavisi ve idame tedavide tercih edilmeli

Anti MPO hastalığı

Siklofosfamid ve rituksimab benzer etkilidir.

Vaskülitik hastalık

Siklofosfamid ve rituksimab benzer etkilidir

Granülamatöz Hastalık

Siklofosfamid ve rituksimab benzer etkilidir

Oküler granülom, menenjit ve bronşial stenozda düşük etkinlik

Genç Hastalar

Rituksimab premenopozal kadın ve fertilite isteyen erkekte, çocuk ve gençlerde

Yaşlı Hastalar

Rituksimab indüksiyon tedavisi ve idame tedavide tercih edilmeli

Glukokortikoid koruyucu yaklaşımlar (ör: tip2 DM)

Rituksimab indüksiyon ve idamede tercih edilmeli, indüksiyon tedavisinde avacopan kortikosteroid alternatifi olmalıdır.

Siklofosfamid tedavi öncesi veya sonrası Lökopeni

Rituksimab tercih edilmeli

İlaçların ulaşılabilirliği

Rituksimaba pahalı olduğu için ulaşılamıyorsa indüksiyon tedavisinde siklofosfamid tercih edilmeli

 

Hazırlayan: Doç. Dr.Ebru GÖK OĞUZ, 09.07.2021

(Rosenkranz AR, Tesar V. Lupus nephritis and ANCA-associated vasculitis: towards precision medicine? Nephrol Dial Transplant. 2021 Jun 22;36(2):37-43)


İnaktive Tam Viryon SARS-CoV-2 Aşısının (CoronaVac) Etkinliği ve Güvenliği: Türkiye Faz 3 Çalışmasının Ara Sonuçları

Lancet dergisinde 8 Temmuz 2021’de yayınlanan bu çalışma, Türkiye'de inaktive alüminyum hidroksit adsorbe edilen SARS-CoV-2 (CoronoVac) aşısının etkinliğini ve güvenliğini değerlendirmek için çift kör, randomize, plasebo kontrollü faz 3 klinik araştırmanın ara analiz sonuçlarını içermektedir. 18-59 yaşları arasında COVID-19 öyküsü olmayan ve SARS-CoV-2 için PCR ve antikor testi negatif olan gönüllüler Türkiye'deki 24 merkezde çalışmaya alınmış. Hariç tutma kriterleri; son 6 ay içinde immünsupresif tedavi (steroidler dahil) alanlar, kanama bozuklukları, aspleni ve son 3 ay içinde herhangi bir kan ürünü veya immünglobulin alınması olarak belirlenmiş. İki çalışma kohortu oluşturulmuş. K1 kohortu sağlık çalışanlarından oluşturulmuş (1:1 oranında randomize edilmiş) ve sağlık çalışanları dışındaki bireyler de interaktif bir web yanıt sistemi kullanılarak K2 kohortuna (2:1 oranında randomize edilmiş) dahil edilmiş. Katılımcılar, 0 ve 14. günlerde intramüsküler (IM) aşı veya plasebo (inaktive edilmiş virüs hariç tüm aşı bileşenlerinden oluşan) almış. Primer etkinlik sonlanımı, protokol nüfusu başına ikinci dozdan en az 14 gün sonra PCR ile doğrulanmış semptomatik COVID-19'un önlenmesi olarak belirlenmiş.

14 Eylül 2020 ve 5 Ocak 2021 arasında 10 214 katılımcı (aşı grubunda 6646 [%65,1%] ve plasebo grubunda 3568 [%34,9]) kişi çalışmaya alınmış. İki doz aşı veya plaseboyu alan 10 029 (aşı grubu 6559, plasebo grubu 3470) kişi çalışmayı tamamlamış. Katılımcıların ortanca yaşı 45 (IQR 37–51) ve 5191'i (%50,8) 45 yaşından büyük. Yine katılımcıların 4307'si (%42,2) kadın, 3675'i (%36,0) sağlık çalışanı ve 1463'ü (%15,6) obez idi. 43 günlük medyan takip süresi boyunca (IQR 36-48), aşı grubunda PCR ile doğrulanmış dokuz semptomatik COVID-19 vakası bildirilmiş (1000 kişi yılı başına 31,7 vaka [14,6-59,3]) ve plasebo grubunda 32 vaka (1000 kişi yılı başına 192,3 vaka [135,7–261,1]). Aşı ve plasebo gruplarında COVID-19 ile ilgili olayların kümülatif insidansları Şekil 1'de gösterilmektedir. İkinci dozdan 14 gün ve sonrasında aşı etkinliği %83,5 saptanmıştır (%95 GA 65.4–92,1; p<0,0001). Herhangi bir yan etki sıklığı aşı grubunda 1259 (%18,9) ve plasebo grubunda 603 (%16,9) olarak saptanmış (p=0.0108), ölüm veya 4. derece advers olay görülmemiş. En yaygın sistemik advers olay yorgunluk olarak bildirilmiş (aşı grubunda 546 [8,2%] ve plasebo grubunda 248 [%7,0] kişide, p=0,0228). Enjeksiyon yerinde ağrı en sık görülen lokal yan etki olarak saptanmış (aşı grubunda 157 [%2,4] ve plasebo grubunda 40 [%1,1], p<0,0001).

Şekil 1. Protokol popülasyonunda kümülatif COVID-19 insidansı (ikinci aşı dozundan 14 gün veya daha uzun süre sonra meydana gelen vakalar analiz edilerek değerlendirilir)

Ölümcül COVID-19 vakası saptanmamış. Aşı grubundaki katılımcıların hiçbirinde yatış olmazken, plasebo grubunda altı kişi hastaneye yatmış. Aşı, hastaneye yatışları %100 engellemiş.

İmmünojenisite analizlerine 1413 katılımcı (981 kişi aşı grubunda ve 432 kişi plasebo grubunda) dahil edilmiş. Aşı grubunda 880 (%89,7) kişide ve plasebo grubunda 19 (%4,4) kişide RBD-spesifik total antikor seropozitifliği saptanmış (p<0,0001). Seropozitifliğin artan yaşla birlikte azaldığı görüldü.

Çalışmanın Eksik Yönleri;

Birincisi, medyan takip süresi 43 gündü (IQR 36-48), bu çok kısa bir takip süresidir. Bu ara analizle iki doz aşılama programının uzun vadeli koruyucu etkileri hakkında yorum yapmak mümkün değildir.

İkincisi, çalışma popülasyonunun nispeten genç (ortanca yaş 45 [37-51]) ve kronik hastalık prevalansı düşük sağlıklı bireylerden oluştuğu ve genel olay oranının çok düşük olduğu akılda tutulmalıdır. Bu nedenle, bu ara analizin bulgularının genellenebilirliğinin dikkatli bir şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir. Özellikle, COVID-19 ile hastaneye yatırılan hasta sayısı oldukça düşüktü ve çalışma popülasyonu, ciddi veya kritik COVID-19 riski nispeten düşük olan bireylerden oluşuyordu, bu da ciddi hastalık hakkında genelleştirilmiş sonuçlar çıkarımını kısıtlamaktadır.

Üçüncüsü, çalışmada 14 günlük aralıklı aşılama şeması kullanılırken, toplumda aşılama 28 günlük aralıklarla yapılmıştır. 28 günlük aşılama şemalarının ikinci dozdan sonra daha iyi immünojenisiteyi ortaya çıkarmasına rağmen, iki doz arasındaki daha uzun aralıkların, tam olarak bağışıklanmadan önce COVID-19'a yakalanma olasılığının daha yüksek olması ve mutant varyantların ortaya çıkma olasılığının yüksek olması ile ilişkili olduğu iddia edilmiştir.

Sonuç olarak, CoronaVac, yüksek güvenlik ve tolere edilebilirlik profili ile PCR ile doğrulanmış semptomatik COVID-19'a karşı yüksek etkinliğe sahip olarak bulunmuş.

Aşı 2–8°C'de saklanır ve taşınır ve 13 Ocak 2021'de Türkiye'de toplu aşılama için acil kullanım izni verilmiştir. 28 Nisan 2021 itibariyle 22 ülkede acil kullanım için onaylanmıştır.

Özetle, sonuçlar CoronaVac'ın semptomatik SARS-CoV-2 enfeksiyonuna ve şiddetli COVID-19'a (yani hastaneye yatış gerektiren) karşı yüksek etkinliğe sahip olduğunu ve 18-59 yaş arası popülasyonda çok iyi güvenlik profiline sahip olduğunu göstermektedir. Bu analiz, viral varyantların ortaya çıkmasından önceki çok kısa bir takip süresini ve genç- düşük riskli bir popülasyonu içerdiğinden, aşının endişe edilen varyantlara ve hastalığa karşı etkinliğini, koruma süresini, ayrıca yaşlılarda, ergenlerde ve çocuklarda veya belirli kronik hastalıkları olan bireylerde güvenlik ve etkinliği değerlendirmek için CoronaVac'ın performansı ile ilgili daha fazla veriye ihtiyaç vardır.

Hazırlayan: Prof. Dr. Zeki AYDIN,15.07.20211

(Tanriover MD, Doğanay HL, Akova M, Güner HR, Azap A, Akhan S, Köse Ş, Erdinç FŞ, Akalın EH, Tabak ÖF, Pullukçu H, Batum Ö, Şimşek Yavuz S, Turhan Ö, Yıldırmak MT, Köksal İ, Taşova Y, Korten V, Yılmaz G, Çelen MK, Altın S, Çelik İ, Bayındır Y, Karaoğlan İ, Yılmaz A, Özkul A, Gür H, Unal S; CoronaVac Study Group. Efficacy and safety of an inactivated whole-virion SARS-CoV-2 vaccine (CoronaVac): interim results of a double-blind, randomised, placebo-controlled, phase 3 trial in Turkey. Lancet. 2021 Jul 8:S0140-6736(21)01429-X. doi: 10.1016/S0140-6736(21)01429-X.)

www.nefroloji.org.tr @TurkNefro
@NefrolojiKongre
@TurkNefroloji
@NefrolojiKongresi
@turknefrolojidernegi NefrolojiTV